HİKAYELER

AYI AİLESİ

ESKİ ZAMNLARIN BİRİNDE BİR AYI AİLESİ YAŞARMIŞ.BİR GÜN SABH KAHVALTIDA YEMEKLERİ ÇOK SICAK OLDUĞU İÇİN KOŞUYA ÇIKMIŞLAR. EVDEN KAÇAN BİR KÖPEK YAVRUSU BUNU FARK EDİP EVE GİRMİŞ.ANNENİN YEMEYİNDEN TATMIŞ BEYENMEMİŞ,BABANIN YEMEYİNDEN TATMIŞ BUNUDA BEYENMEMİŞ,SONUNDA ÇOCUĞUN YEMEYİNİ BEYENMİŞ VE ÇOCUĞUN YEMEYİNİ BİTİRMİŞ.
TAABİ YEMEYİ YİYİNCE UYKUSU GELMİŞ VE GİDİP ANNENİN YATAĞINA YATMIŞ ÇOK SERTMİŞ,BABANIN YATAĞINA YATMIŞ O DAHA SERMİŞ SONUNDA ÇOCUĞUN YATAĞINDA UYUYA KALMIŞ.AYI AİLESİ EVE GELİNCE OLANLARIN FARKINA VARMIŞ VE KÖPEYİN AİLESİNİ BULUP ARKADAŞ OLMUŞLAR.SONUNDA İSE HEPSİ MUTLU MUTLU YAŞAMIŞLA.VEEE MUTLU SOOOON...

 

KAYIP YÜZÜK

BU HAYATTA BİRÇOK KÖTÜ ŞEYLER VUKU BULUR.
HERGÜN BİZ GAZETELERDE BİRÇOK ŞEYLER OKURUZ.
BAZAN ONLAR BİZİM BAŞIMIZA GELİR.
ONLAR BİZE VUKU BULUR.
O ZAMAN BİZ DÜŞÜNÜRÜZ.
ETRAFTA HİÇ İYİ İNSANLAR KALMADI.
SADECE KÖTÜ İNSANLAR VAR.
ONLAR KÖTÜ ŞEYLER YAPIYORLAR.
SONRA BİZ SİNİRLENİRİZ.
ŞİMDİ BEN SİZE İYİ BİR HİKAYE ANLATACAĞIM.
O GERÇEK BİR HİKAYEDİR.
O BENİM BAŞIMA GELDİ.
KIRDA BİR ARKADAŞIMLA KALIYORDUM.
BEN LONDRA'YA TRENLE GİTTİM.
BİR DÜKKANDAN BİRŞEYLER SATIN ALMAK İSTEDİM.
BİRÇOK İSTASYONDA DÜKKANLAR VARDIR.
DÜKKANLARDAN BİRİNE GİRDİM.
BEN İKİ KİTAP VE BİR GAZETE SATIN ALDIM.
ONDAN SONRA İSTASYONUN ÖBÜR TARAFINA GİTTİM.
VE TRENE BİNDİM.
TRENDE OTURDUM.
GAZETEYİ OKUMAYA BAŞLADIM.
TAM O SIRADA .
ELİME BAKTIM.
BENİM ALTIN YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ.
YÜZÜĞÜ KAYBETMEK BENİ ÇOK ÜZDÜ.
KIYMETLİ BİR ARKADAŞIM ONU VERMİŞTİ.
TRENİN DÖŞEMESİNE BAKTIM.
EL ÇANTAMA VE CEKETİME BAKTIM.
YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ .
YÜZÜK ORADA YOKTU.
BEN "NE YAPACAĞIM" DİYE DÜŞÜNDÜM.
YÜZÜĞÜ DÜKKANDA BIRAKMIŞ OLMALIYIM.
EVET,YÜZÜĞÜ ORADA BIRAKTIM.
ONU NASIL GERİ ALABİLİRİM.
DÜKKANA GERİ GİDEMEM.
EĞER GERİ GİDERSEM, TRENLE GİDEMEM.
ARKADAŞIM TRENDE BEKLİYOR.
EĞER ORADA OLMAZSAM ,ARKADAŞIM ENDİŞELENİR.
BEN NE YAPACAĞIM.
TRENİN PENCERESİNE GİTTİM VE DIŞARI BAKTIM.
BİR ADAM MEKTUP TORBALARINI KOYUYORDU.
TRENDEN İNDİM VE YERE BAKTIM.
FAKAT YÜZÜK ORADA DEĞİLDİ.
ADAM BENİ BAKARKEN GÖRDÜ VE YANIMA GELDİ.
"BİRŞEY Mİ KAYBETTİNİZ" ,O DEDİ.
SİZE YARDIM EDEBİLİRMİYİM.
BEN "EVET" DEDİM.
BEN YÜZÜĞÜMÜ KAYBETTİM.
O BURADA DEĞİL.
HERYERE BAKTIM.
İSTASYONDAKİ DÜKKANDAYDIM.
YÜZÜK ORADA OLMALI.
FAKAT ONU ARAMAK İÇİN GERİ GİDEMEM.
TREN ŞİMDİ GİDECEK.
TRENE BİNMELİYİM.
ADAM "SİZİN İÇİN DÜKKANA GİDECEĞİM" DEDİ.
FAKAT SİZİN ZAMANINIZ YOK.
TREN HEMEN ŞİMDİ KALKIYOR.
BEN ÇABUCAK DÜŞÜNDÜM.
EĞER YÜZÜĞÜ BULURSANIZ ,BANA TELEFON EDEBİLİRMİSİNİZ.
O(E) "EVET" DEDİ.
SİZE TELEFON EDECEĞİM.
BEN ONA NEREYE TELEFON EDECEĞİNİ SÖYLEDİM.
VE O ONU BİR KAĞIT PARÇASINA YAZDI.
BEN "İSMİNİZ NEDİR" DİYE SORDUM.
O " BENİM ADIM HAWKINS'DİR" DEDİ.
LONDRA'YA GERİ GELDİĞİMDE SİZİ BU İSTASYONDA BULABİLİRMİYİM.
"EVET" DEDİ ADAM.
BEN TRENLERDE ÇALIŞIRIM.
ALBERT HAWKINS DİYE SORUNUZ.
EĞER YÜZÜĞÜ BULURSANIZ ,LÜTFEN ONU MUHAFAZA EDİNİZ.
ONU BULDUĞUNUZDA BANA BİLGİ VERİN.
AHALİ TRENE ÇABUCAK BİNİYORDU.
VE KAPILARI KAPATIYORDU.
BEN DE TRENE BİNDİM.
O BEN BAŞIMI PENCEREDEN DIŞARI UZATTIM.
BEN "TELEFONUMU HATIRLIYORMUSUNUZ" DEDİM.
O(E) "HATIRLIYORUM" DİYE CEVAP VERDİ.
TREN HAREKET ETTİ.
"ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM,MR.HAWKINS" DEDİM.
TREN İSTASYONDAN ÇIKTI.
VE BEN OTURDUM.
VE YÜZÜĞÜMÜ DÜŞÜNDÜM.
ONU BURADA BIRAKMAK BENİ ÇOK ÜZMÜŞTÜ.
"ONU BİR DAHA GÖREMEYECEĞİM" DİYE DÜŞÜNDÜM.
EĞER HAWKİNS ONU BULURSA .
ONU BİR DÜKKANA GÖTÜREBİLİR.
VE ONU BİRÇOK PARAYA SATABİLİR.
VEYA BAŞKALARI ONU BULABİLİR.
ONU SAKLAR VEYA SATAR.
BİR DAHA YÜZÜKTEN HABER ALAMAYACAĞIM.
ÇOK ÜZGÜNDÜM.
DIŞARI UZAKLAŞMAK İSTEMİYORDUM.
İSTASYONA GERİ DÖNMEK İSTEDİM.
FAKAT TREN HIZLA GİDİYORDU.
YAKLAŞIK BİR SAAT SONRA TREN DURDU.
VE TRENDEN İNDİM.
ARKADAŞIM BENİ İSTASYONDA BEKLİYORDU.
ONUN EVİNE GİTTİK.
BEN ONA(K) HİKAYEMİ ANLATTIM.
VE O ÇOK ÜZÜLDÜ.
BİZ EVE VARDIK.
ARKADAŞIM ARABASINI KOYMAK İÇİN GİTTİ.
O ANDA BİR TELEFON DUYDUM.
BEN CEVAP VERDİM.
VE BİR ADAM KONUŞTU.
LİVERPOOL İSTASYONUNDAN ALBERT HAWKINS.
"MR. HAWKİNS" DEDİM.
YÜZÜĞÜMÜ BULDUNUZMU.
O "EVET " DEDİ.
ONU BULDUM.
SİZ ONU DÜKKANDA BIRAKMIŞINIZ.
BİRİSİ ONU BULMUŞ.
VE DÜKKANDAKİ KADINA VERMİŞ.
ONA(K) YÜZÜĞÜ BAHSETTİM.
VE O(K) BANA YÜZÜĞÜ GÖSTERDİ.
O SİZİN YÜZÜK OLMALI.
" ÇOK MEMNUN OLDUM" DEDİM.
ÇOK, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.
ONU SİZDEN DAHA SONRA ALACAĞIM.
O(E) "NİÇİN BEKLİYECEKSİNİZ" DEDİ.
SİZE GÖNDEREBİLİRİM.
"FAKAT SİZE ZAHMET OLUR" DEDİM.
"HİÇ ZAHMET OLMAZ" DEDİ HAWKINS.
"ÇOK MEMNUN OLURUM".
BEN ONA(E) ADIMI VERDİM.
O "YARIN GÖNDERECEĞİM" DEDİ.
İKİ GÜN SONRA BANA BİR MEKTUP GELDİ.
İÇİNDE BENİM YÜZÜĞÜM VARDI.
KAĞITTA ŞUNLAR YAZILIYDI.
"SİZE YARDIMCI OLDUĞUM İÇİN MEMNUNUM".
BEN HAWKİNS'E BİRAZ PARA
VE BİR TEŞEKKÜR MEKTUPU GÖNDERDİM.
FAKAT YÜZÜĞÜ İLK BULAN KİŞİYE TEŞEKKÜR EDEMEDİM.
ONLARIN ADLARINI ÖĞRENEMEYECEĞİM.
ONLAR ZENGİN KİŞİLER DEĞİLDİ.
ONLAR İYİ KİŞİLERDİ.


ŞAİRİN KAYBEDİŞİ

Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu.
Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu. Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !. . ” diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.

Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”, diyordu. Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı.
Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil.

Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce’de ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.
Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. “-Dikkat !. . ateş edin !. . “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet !. . , medet !. . “ diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.
Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah elinde yürüdü.
Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu.
“Bir çocuk öldürülürse,
yüreğinde yer aç huzursuzluklara.
Yaşabilir bir köşe aç ,
bir park ve salıncak olsun.
Gülüşlere hazırlansın için
buruk gülüşlere
Dudağının ucunda kan, sana bakan
kimsesiz çocuklara
hiç bir şey olmamış gibi
gülümse

Dünya’da yer kalmamış demektir
İnsan gibi insanlara
Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya
Artık bakmasan da olur yarınlara”

Henry başka dünyalardayken, aniden , kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill geldi;
-Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin.
Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız. Öldüremezsiniz !. .
Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor”
Komutan işin uzamasını istemedi;
-Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.
İsrailli askerlerden biri öne çıktı;
-Çocuğu biz alırız.
-Çocuğu mu , Niçin ?
Henry’nin saflığına komutanı güldü;
-Organları için. . .
Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;
-Hemen defolsunlar !. .
Komutan İsrailli askere döndü;
-Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . . Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz.
İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp, başına çuval geçirdiler.
Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;
-Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen.
Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini, Henry’nin gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında.
Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti.
-Cesetlerin, kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş.
Ve. . . bir şiir mırıldanmaya başladı;
“ Sen !. .
Duydun mu karanlığın esintisini
Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor.
ay kırmızıdır şimdi
Ve darmadağınık. ”
Yaralı Iraklı, Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;
“ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi
Şu tepemdeki dam çökerse
Sanki yağmalayacaklar herşeyi“
Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti;
“ Bir an, yalnızca bir an sürecek
Sonra. . . sonra. . . hiç
Hiç. . . “
Bir an sessizlikten sonra Henry;
-Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi ?
Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri.
-Demek İngilizce biliyorsun. Nerden Öğrendin.
-İngiltere’de okudum. Doktorum.
-Oooo. . . hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar.
Esirin kaşları çatıldı;
-Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.
Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra;
-Ya eşin ?
-O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim.
Teselli etmek istedi;
-Savaşta oluyor böyle şeyler.
-Hangi savaş, bu bir katliam.
Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;
-Kaç yaşında ?
- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.
Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ;
-İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . .
-Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim.
Kamyonet askeri kampa girdi. Henry;
-Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım.
*** *** ***
Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;
-Benim ismim Henry, ya senin ?
-Ali.
-Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.
-Ben de. . .
-Ciddi misin. Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin?
-Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık.
-Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.
-Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz.
Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi;
-Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.
Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı.
-Aloo. . . merhaba Mary. . . teşekkür ederim, sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz.
Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı.
-Konuş ta homurtunu Mary duysun !. .
Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu;
-Burda bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !. . .
Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken. Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;
-Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.
Sonra telefona;
-Hah. . hah. . . bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım. . hayır bu saçmalıklara inanma. . . kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . yok öyle birşey. . . Hadi kapatıyorum by. . .
Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry, Ali’yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;
-Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister misin ?
-Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;
-Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi iyidir.
Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali’nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu.
Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak;
-Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin. Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. ”
Henry zorlukla konuştu;
-Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.
Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız.
Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.
-Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz?
Unutmak lazım azizim, unutmak
yaşamak için unutmak
elimizdeki kanları yıkamak
ve çiçek sulamak. . . .

Yeni doğan gün bizim
Sustu tüm çığlıklar
Masumlar öldü, zalimler yaşayacak
Unutmak lazım azizim, unutmak
Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;
-Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da. . . .
Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı. . .

 

SAAT
 
Reklam
 
 

# by - rapintheisyan.. ~
GÜNCEL HABER
 
 

oyun
E-DEVLET
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Copyright © 2oı2 dESiGN ßy RaP iN The iSyan..